Ne Sonbahar ne kış değildi. İstanbul'a hiç gelmeyen mevsimlerden biriydi.
Uzunca yürümeye çalışırken hayata doğru. Onu farketmiş olmanın heyecanıyla değişti mevsim. Okumaktan çok yazmaya kafayı takmış olmanın verdiği heyecanlar sayesinde kendisine seçtiği kurbanlara şöyle bir göz attı. Şaşkınlığı dillere destan, ortalıkta zeki herşeyi hemen anlar gibi dolaşan, kendisine karşı kayıtsız kalamayan bir çok erkeği görmemiş ya da görmek istememişti.
Sınırsız kalabalığın coşkulu yalnızlıkların içinde gidip gelen tüm hayalperestliklerin anlamsızlığı ile dolanıp durdu Kabataş sahilinde. Şimdi ben sana ne yapmalıyım? içimde dolaşan onca duygudan nasıl kurtulmalıyım.
Ve nasıl ağlamaya başlamalıyım omuzunda?
Kendinden anlamsız birşeyler oluyordu..
Mavi duvarlı bozuk kapılı
Tek yataklı, beyaz ışıklı
halısız, tütün kokan
aşık bir adam tanıdım ben
Kokusu uzak şehirlerden
Ölüme yakın olanlardan
Bastığı yeri bilmeyenlerden heyecanlı
Ağzı içki kokan
Saçları dağınık
Elleri güçlü
Teni sert
umarsız
yağmuru seven
yıkanmayı sevmeyen
ayakları toprak
kalbi ahşap kokan bir adamdı..
Kapıdan içeri giren;
Saçları uzun sarmaşık
elleri kirli kırmızı
eteği uzun basmalı
kalçaları çıkık işveli
nefesi alkol kokan
yüreği temiz
tutkuları leş!
kahkahası şen
gözleri şer!
bir kadın girdi içeriye!
İçtiler yudum yudum kadeh kadeh..
Tütün basarken ağırdan içeriyi
Ve ben usulca kapıdan çıkarken
Gözlerini benden kaçırmanı seyrettim...