Bir anlık kök salmış gibi odanın içinde oturarak zamana bakıyorum. Bir çatı katında isiklari hala sönmemiş bir evde bir telaş var gibi. Üstelik sabah oldu, gün aydinladi. Herkes gitmesi gerektiği yere doğru yol aldi. Dunyada bir gün daha başladı. Yapraklari diken diken neredeyse apartmanın boyundaki cam agaclarina, kaç yıldır kaç kisi bakarak birseyler düşünmüş olabilir. Hep ihtimaller kafamın icinde. Olivia burada olsaydi, ya da Lego nasıl olurdu diye düşünüyorum. Ne bir kedi ne bir kopek bakmayi becerememiş olmak benim kotu biri oldugumu gösterir mi? Oysa onları çok özlüyorum. Ama sevdiğim çok az seye tahamulum oldugunu biliyorum. Bugun hava Londra'dan farksız. Kasvetli, ice dönük. Son zamanlarda kendimi bulduğum hava ile yarisiyoruz sanki. Bu diger kadınla yeni tanistim. Ikisini çok iyi biliyorum ve yıllarca onlarla yaşıyorum. Artık nerde ne yapacaklarini biliyorum. Ama sen ucuncu kadın seni tanimiyorum. Tuhaf bir tad bırakıyor ağızda bazı yiyecekler, gitmiyor. Sessizligini bilmiyorum. Bir bedene sahip olsaydın saçların ne renk olurdu bilmiyorum. Ellerin, boyun, konuşman, boynun mesela.. Bir yansıma geciyor gözümün önünden, Cenevre'de bir aksam yemeğine giderken o soğuk ve kasvetli sehirde ayakları yerden kesik kucuk kizi izliyor beynim. Onu da özlüyorum. Dünyadan bir haber olmak ve daha az yasanmislik insani daha saf yapıyor tabii.. Cocuklar bu yüzden güzel. Iclerinde beslemeleri gereken iyi ya da kotu duyguları yok. Saf haliyle cocuk iste. Gulunce gülüyor, ağlayınca ağlıyor. Icinde milyonlarca parcaya bölünmüş ne bir duygu ne baska kadınlar, baska erkekler olmuyor. Insan bir bedende kaç kisi yasayabilir.